| Kuranı Kerimin Siyasete Bakışı... |
|
|
|
| Yazar Administrator | ||
|
KUR’AN’IN SİYASETE BAKIŞI:
Kur'an'da akıllı ve yükümlü insan ve topluluklar muhatap alınarak, ayrıntılı veya genel olarak birtakım davranış kurallarından söz edilir. Bu sebeple Kur'an'da, bireyin yaratanına karşı kulluk görevinden kendine ve diğer yaratılmışlara karşı sorumluluklarına, hak ve ödevlerine kadar hayatın bütün alanlarını kuşatıcı bir rehberlik bulunur. Kur'an'da yer alan adaletli davranma, haksızlık etmeme, ölçü ve tartıyı gözetme, yalan söylememe, doğruluk ve merhametten ayrılmama, danışarak iş yapma, hak bildiği yolda kararlı bir şekilde yürüme gibi ilkeler ise aklın ve insanlığın ortak tecrübesiyle örtüşen ilkelerdir.
Kur'an'da konular genelde birey muhatap alınarak, insan merkezli olarak işlenmiş, bununla da sağlıklı bir toplumsal yapıya kavuşmanın yolunun bireylerin yetişkinliğinden geçtiği vurgulanmak istenmiş. Kur'an'da siyaset ve devlet, toplumların yönetim şekli, üretim araçları ve gelir paylaşım biçimleri konusunda özel ve ayrıntılı bir hüküm yer almaz; sadece genel dinî ve ahlâkî ilkeler hatırlatmakla yetinilir. Kur'an'da danışma, haksızlık yapmama, emaneti ehline verme, adaleti gerçekleştirme, ahlâkı ve kamu düzenini koruma, Allah'a ve Resulü'ne mutlak, diğer âmirlere -günah ve zulüm içermeyen emirlerde- itaat gibi esasen daha genel içerikli olmakla birlikte siyasal düşünce için de hareket noktası yapılabilecek birtakım ilkesel hükümler bulunur. Kur'an'da siyasete ilişkin doğrudan ve dolaylı atıfların bulunmasından hareketle siyasetin dinin temel unsurlarından olduğu veya dinin doğrudan ilgi alanına girdiği şeklinde değerlendirilmesi doğru olmaz.
Kur’an’a göre Hâkimiyetin gerçek sahibi Allah'tır İslâm kaynaklarında sıklıkla "hâkimiyetin Allah'a ait olduğu" tekrarlanır. Ancak bu itikadî ve küllî bir prensibi hatta evrensel bir vâkıayı belirtmek için kullanılan bir ifadedir. Ancak çağımızda bu söz siyasal bir içerik kazanmış ve hâkimiyetin millete ait oluşunun âdeta alternatif söylemi haline getirilmiştir. Halbuki kâinatta genel ve kalıcı hâkimiyetin Allah'a ait olması ile bir ülkede siyasal iktidarın kaynağının halkın iradesi olması birbiriyle çelişmez. Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratıp onu yeryüzünün imarına, düzenli ve güvenli bir toplumsal hayat içinde kimsenin hukukunu ihlâl etmeden yaşamaya memur etmiş, insana yetki ve sorumluluk vermiştir. İnsanın bu konumu dünyevî iktidarın, siyasal örgütlenme ve karar verme sorumluluğunun da insana ait olmasını gerektirmiştir. Dünyevî düzlemde yönetme anlamında hâkimiyet, din adamlarına veya bir din kurumuna değil yeryüzünün halifesi olan insana aittir. İslâm toplumlarında öteden beri genel kanı dünyevî hâkimiyetin/iktidarın ümmete ait olduğu ümmetin bunu çeşitli biçimlerde kullanabileceği şeklindedir. Teorik olarak kimsenin Allah adına toplumu yönetmesi söz konusu değildir Yönetim halktan alınan yetkiyle ve halk adınadır Halife de, "yeryüzünde Allah'ın adına iş gören kimse" anlamında değil, "Hz. Peygamber'in halifesi, onun yerine geçen ve ümmet adına iş gören kimse" anlamındadır. Bu yüzdendir ki devlet başkanına "halîfetullah" (Allah'ın halifesi), "zıllullah fi'l-arz" (Allah'ın yeryüzündeki gölgesi) gibi lakap ve unvanların verilmesi uygulamada zaman zaman görülse de İslâmî literatürde öteden beri doğru bulunmamıştır.
İSLAM BİLGİNLERİNİN DEĞERLENDİRMELERİ: Gazâlî, siyaseti özellikle iki açıdan gerekli görmüştür: 1-Önce siyaset doğal ve toplumsal zorunluluğun bir sonucudur. Şöyle ki: İnsanlar, yalnız başlarına altından kalkamayacakları çoklukta ihtiyaçlarla yüklüdürler. Bu durum, insanların birlikte yaşamalarını zorunlu kılar; ancak bu birliktelik sürtüşme ve çekişmelere de yol açar. İşte ihtiyaçların çekişmelere yol açmayacak şekilde barış, güvenlik ve adalet içinde karşılanması ancak siyaset denilen yapılanmayla mümkün olur. Böylece Gazzâlî siyasetin ahlâkî boyutuna da işaret etmiş olur.
2. Siyaset, dinî hayatın sağlıklı yürütülmesi için de gereklidir. Çünkü dünya işlerinin düzgün ve sağlıklı işlemediği yerde dinî ödevler de aksar. Bu suretle toplumda huzur ve güvenliği sağlayan siyaset, bireylerin dinî yükümlülüklerini yerine getirebilmeleri için rahat bir ortam hazırlamış olur. Siyasetin din ve dünya hayatına bu hizmeti dolayısıyla İslâm bilginleri, adaletle yürütülen siyaseti üstün bir ibadet saymışlardır (Gazzâlî, İhyâ, I, 12; III, 195-196).
Başta Fârâbî olmak üzere bütün İslâm bilginleri siyaseti, yalnız dar anlamda hakları paylaştıran, sosyal birliği koruyan, sorumlulukları düzenleyen cismanî bir yönetim saymakla yetinmemiş. Bunun yanında ve daha da önemlisi, İslâm'ın itikadî ve ahlâkî boyutuna uygun olarak, toplumdaki herkesin mânevî gelişmesini ve en yüksek mutluluktan pay almasını sağlayıcı bütün imkânları araştıran bir disiplin olarak görmüşlerdir. Bu, siyasetin bir peygamber mesleği olmasının gereğidir. Hz. Peygamber, "İş, ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekle" (Buhârî, "İlim", 13; "İmâre", 170) buyurmuştur. Bu hadiste "iş" anlamına gelen emr kelimesi, öncelikle devlet işi yani idarî ve siyasî görev olarak düşünülmüştür. Nitekim Kur'ânı Kerîm'de devlet adamları için "ülü'l-emr" (iş başında olanlar) ifadesi kullanılmıştır (en-Nisâ 4/59). Yukarıdaki hadis, siyasette ehliyetin önemini açık bir şekilde göstermektedir. Bu sebeple İslâm bilginleri, eserlerinde siyasî ve idarî görevlere getirilecek kişilerde aranması gereken niteliklere geniş yer vermişlerdir. Bunlardan Fârâbî, ideal bir devlet başkanında bulunması gereken başlıca nitelikleri şöyle sıralar: Beden sağlığı ve kusursuzluğu, anlama ve kavrama üstünlüğü, güçlü hâfıza, güçlü zekâ, etkili hitâbet, öğrenme sevgisi ve yeteneği, mideye düşkün olmama, doğruluk sevgisi, cömertlik ve ikram sevgisi, gönül zenginliği ve tok gözlülük, adalet sevgisi, azim ve kararlılık. (Medînetü'l-fâzıla, s. 88-90).
Gazzâlî'ye göre siyasette liyakat kaygısını en çok duyması gereken kişi, bu görevi üstlenecek olandır. Çünkü siyasî makamda bulunan kimse, kontrolü elinde tutmak ve genel düzeni sağlamak için, başka mesleklerde bulunanlara hâkim olması; insanları, dünya ve âhirette kendilerini mutlu kılacak en doğru yola yöneltmesi gereken insandır. Bu yüzden siyaset mesleği, şerefli olduğu kadar da tehlikelidir. Nitekim Hz. Peygamber, "On kişi üzerinde bile olsa, yöneticilik yapmış olan her insan kıyamet gününde (Allah'ın huzuruna) elleri boynuna bağlı olarak gelir. Sonra da ya adaleti sayesinde kurtulur veya haksızlık etmiş olduğu için mahvolur!" (Dârimî, "Siyer", 72; Müsned, II, 431;V,267) buyurmuştur.
Bir toplumda sevginin yaygınlaşması, adaletin gerçekleşmesi ve haksız güç kullanımının ortadan kalkması ancak o toplumda yönetimin faziletli insanların elinde bulunmasıyla mümkün olur. Onun için Fârâbî şöyle der: "Bir faziletli insan öldüğü veya öldürüldüğü zaman insanlar ona ağlamasın; asıl onu kaybeden ülke halkına ağlasın!"
“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır. Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Vay o inkar edenlerin ateşteki haline! Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?” Sa'd 26-28. bu âyetlerden çıkan sonuca göre müttaki (takvâ sahibi) bir yönetici, yönetimini adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre sürdürür; hüküm ve kararlarında keyfî arzularına uyup Allah'ın tayin ettiği ölçülerden sapmaz. Takvâ sahibi yönetici inançlı kişidir ve kendisi için olduğu gibi halkı için de en iyi, en yararlı olan işleri yapar. Fâcir (kendisi günahlarla kirlenmiş) yönetici ise kötü arzularına uyup Allah yolundan sapmıştır; o, yönetimiyle ülkeyi bozup tahrip eder.
Siyaset mesleğinde adalet ve dürüstlük bütün faziletlerin başında gelir. Nitekim tarih boyunca ve bütün toplumlarda devletin işlevleri içinde en önemlilerinin adalet ve dürüstlük olduğu düşünülmüştür. İlgili İslâmî kaynaklarda da siyasette adalet ve dürüstlük konusu üzerinde önemle durulmuştur. İslâm dünyasının önde gelen siyaset düşünürlerinden Fârâbî'nin ifadesiyle, "Toplum sevgiyle kaynaşır, adaletle yaşar." Toplumun bekasının teminatı olan adalet, öncelikle bir devlet işlevidir. Devlet, her vatandaşına hakkı olan geçim imkânlarını, şeref ve itibarını, sağlığını, eğitimini, huzur ve güvenliğini, makam ve mevkiini vermekle yükümlüdür. Devlet bunları verdiği ve bunları koruduğu takdirde adaleti gerçekleştirmiş olur. Herkesi kucaklayan bir adalet uygulaması, fertleri kaynaşmaya ve her bakımdan saygıya sevk eder. Ayrıca ancak kapsamlı bir adaletle ülke mâmur olur; iktisadî gelişme gerçekleşir ve devlet güvencede olur. Mâverdî, "Bir ülkeyi zulüm kadar tahrip edebilecek başka hiçbir şey yoktur" diyerek ülkedeki bütün bozukluklarda adaletsizliğin mutlaka bir payının ve etkisinin bulunduğunu ifade ederken evrensel bir gözlemi dile getirmiştir. Bu yüzden İslâm bilginleri adaleti, insanın bizzat kendisine karşı âdil olmasından başlayarak bütün ülkeye dalga dalga yayılması gereken bir rahmet gibi görürler.
Fârâbî, siyasette adaletin tanımını yaparken ülkenin maddî ve mânevî imkânlarında, her vatandaşın ehliyet ve liyakati ölçüsünde hakkı ve payı bulunduğunu belirterek bu payı eksiksiz vermenin adalet eksik vermenin veya hiç vermemenin ya da verilen hakları güvence altına alıp korumamanın bireye zulüm, bir kısım insanlara hak ettiğinden fazlasını vermenin de topluma zulüm olduğunu ifade eder. Devlet hiçbir vatandaşından bir hakkı, iradesi dışında, bedelini vermeden alma hakkına sahip değildir. İlginçtir ki Fârâbî, bireye karşı yapılan bir haksızlığın topluma karşı işlenmiş bir suç sayılabileceğini de düşünmüştür ki, bireysel haklara toplumsal bir boyut tanınması ancak çağımızda gündeme getirilebilmiştir. Yine Fârâbî, bireylere haklarının verilmemesini veya kanunda öngörülenden daha ağır cezalar verilmesini, yalnız bireye değil, topluma karşı da bir suç olarak değerlendirmiş olup bu da günümüzde hukukun üstünlüğü, eşitlik gibi kavramlarla dile getirilen yüksek bir düşüncedir.
Mâverdî şu önemli uyarıyı da yapmaktadır: Eğer devlet, vatandaşların birbiriyle kaynaşmasını sağlayan, onlara itaat ve dayanışma ruhu aşılayan dine önem vermezse, toplumun kendisine gönüllü saygısını da kazanamaz; toplum üzerinde ancak baskı yoluyla otoritesini sürdürebilir; bu da onu bir "zorba devlet" ve "yıkıcı devlet" haline getirir. Şu halde sağlıklı bir din-devlet ilişkisinin kurulması, devletin, toplumun en yüksek değeri olan dine saygı göstermesiyle mümkün olur (Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn, s. 136–137). Aslında burada "dine saygı" ifadesi, dinin vazgeçilmez buyrukları olan adalet, eşitlik, dürüstlük gibi ahlâkî, sosyal ve siyasal ilkelere de saygı; bunları ihlâl etmek ise Allah'ın hükümlerini ihlâl anlamına gelir. Başka bir ifadeyle buradaki din kavramını, en geniş anlamıyla toplumun inanç ve değer yargılarının bütünü olarak anlamak gerekir. Böylece devletin dine saygısı, onun topluma ve toplumsal değerlere saygısının da bir yansıması olmaktadır. Bu suretle yöneticiler toplumun da kendilerine saygı göstermelerini hak ederler. Nitekim bu anlamda olmak üzere Hz. Peygamber, "Cihadın en üstünü, zalim hükümdar karşısında hakkı söylemektir" (İbn Mâce, "Fiten", 21; Müsned, V, 251, 256) buyurmuş; yaratana isyan teşkil eden hususlarda yaratılmışa itaat edilmeyeceğini bildirmiştir (Buhârî, "Ahkâm", 4; Müslim, "İmâre", 39).
HZ. ALİ’YE GÖRE İDARECİ: İslâmiyet insanca yaşatmayı hedeflediğinden insanları idare edecek kişinin de birçok üstün vasıflara sahip olmasını istemiştir. İnsan kâinatta yaratılan varlıkların en üstünü olduğundan, başka bir deyişle ahseni takvim üzere yaratıldığından tabiî olarak onu idare edecek kişinin de üstün nitelikli olması gerekir. Bu üstün vasıfların bir kısmını Hz. Ali'nin bir emirnamesinde bulmak mümkündür. Bu emirname Mısır'a vali olarak gönderilen Malik bin Ester'e verilmiştir.
İDARECİNİN FERDÎ MES'ULİYETİ: 1. Hz. Ali Eşter’e ferdi sorumluluğuy la alakalı şu hatırlatmalarda bulunmuş: "Allah'tan çok korkmalısın": Her şeyden önce Allah'tan çok korkmalısın ve kudretini (Kudreti Sonsuz) kabul etmelisin. Allah'a ve emirlerine itaat et. Kitabında (Kur'ânı Kerim) bulunan farzlarına ve Peygamber Efendimizin sünnetlerine son derece uymalısın. Hiç kimse onlara sadık kalmadıkça saadet yüzü göremez ve onlara uydukça da hüsrana uğramaz. Çünkü Allah kendi yolunda bulunanlara yardım eder ve kendisine saygı duyan, itaat edenleri de şereflendirir. Niyet hâlis olmak ve tebaanın işine yaramak şartıyla çalışmanın hepsi ahali için olmakla beraber sen yine de vaktinin en hayırlısını Allah ile arandaki ve Allah'a karşı borcun olan kulluk vazifen için ayır. Sırf O'nun için eda edeceğin ibadetlerin en büyüğü ve başlıcası da farzları yerine getirmek olsun. Seni Yüce Harimine yaklaştıran bu ibadetleri her neye mal olursa olsun eksiksiz, gediksiz yap. Müminlere karşı merhametli ol. Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol ve bunların hepsinden kurtulmak ve mâsum kalabilmek için hâdiselerden uzak durup şiddetini tehir et ki, öfken geçsin de iradene sahip olasın. Sakın kendini beğenme ve sakın nefsinin sana hoş gelen taraflarına güvenme ve aldanma. Yüzüne karşı methedilmeyi katiyen isteme. Yapacağın işlere vaktinden önce ve hazırlıksız olarak girme, açıklık kazanan işlerde de geri kalma. Sonra işlerin her birini yerli yerine koy. Altından kalkamayacağın işleri kestirip atmadan önce Allah'a ve Resulüne havale et.
Zira Cenâbı Allah "Ey iman edenler. Allah'a itaat edin. Şayet bir şeyde anlaşamazsanız Allah'a ve Peygamberine havale edin" (Nisa/59) buyuruyor. Hem sakın hiçbir affından dolayı asla pişman olma ve verdiğin cezadan da sevinme. Bir de sakın 'Ben kuvvet ve kudret sahibiyim. Emrederim ve itaat ederler' deme. Çünkü böyle bir düşünce kalbi fesada verir, dini zaafa uğratır ve felakete yaklaştırır. Şayet elindeki imkân ve kudret sana bir büyüklük duygusu verirse, derhal senin fevkindeki melekutun büyüklüğüne bak ve senin kendi nefsine karşı muktedir olamayacağın şeylerde Allah'ın Kadiri Mutlak olduğunu düşün. İşte bu düşünce senin o yükseklerde uçan bakışını yere indirir, şiddetini giderir, seni bırakıp giden aklını başına getirir. Sakın Allah ile azamet yarışına kalkma ve sakın kibir ve azametle kendisine benzemeye de çalışma, özenme. Çünkü Yüce Allah her zorbayı alçaltır ve her kibirliyi de hakir bırakır. Sonra seni alkışlamalarına yapmadığın işleri sana mal edip nefsini okşamalarına da müsaade etme. Çünkü alkışın çoğu insanı azamete ve gurura sevk eder. Bir de her günün işini o gün gör. Çünkü diğer günlerin kendine ait işleri vardır. Hâsılı öyle çalış ki, "gücüm yettiğince çalıştım" diyebilesin.
H. İDARECİNİN İÇTİMAÎ MESULİYETİ: 1. Halka davranış şekli: a) Halkına Muhabbet Besle: Teb'an (mensubu olduğun, idare ettiğin halk) için kalbinde muhabbet, merhamet ve iyilik duyguları, lütuf meyilleri besle. Sakın çaresizlerin başına, kendilerini yutmayı ganimet bilen bir canavar kesilme. Çünkü bunlar iki sınıftır: a) Ya dinde kardeşindir, b) Yahut da yaratılışta bir eşin.
Evet kendilerinden hata sadır olabilir, kendilerine de bir takım arızalar gelebilir. Hata ile yahut kasıtlı olarak işledikleri kabahatlerinden dolayı terk etmek değil, ellerinden tutup yola getirmek, ıslah etmek mümkündür. Kendin için nasıl Allah'ın affını ve hoşgörüsünü istiyorsan, sen de onlara karşı affını ve müsamahanı geniş tut, esirgeme. Çünkü sen, onların fevkinde bulunuyorsun. Valilik emrini sana veren de, senin üstünde bulunuyor. Allah (c.c.) ise herkesin, sana valilik verenin de fevkinde bulunuyor ve kullarının işlerini de hakkıyla görmeni istiyor; seni imtihan ediyor. Sakın Allah ile harp edip de kendini gazaba hedef etme. Çünkü ne buna dayanabilecek kudretin var, ne de O'nun affından müstağnisin. Sonra hüsnü zan ile muamele edersen, uzun uzun yorgunluklardan kurtulursun. Hüsnü zannına en çok layık olan adam, senin hakkındaki tecrübelerin iyi çıkandır. Sui zannına en çok layık olan ise, hakkındaki düşüncelerin ve tecrübelerin fena çıkandır. Sonra, bu ümmetin ileri gelenleri tarafından işlenerek herkesin alıştığı, güzelce uyguladığı doğru ve güzel bir âdeti, sakın kaldırayım deme. Eski âdetlerin herhangi birine aykırı gelecek yanlış bir âdet icat etmeye de asla yanaşma. Memleket işlerinde uygun gelen tedbirini tespit et ve senden evvelki insanlara doğruluk temin eden sebepleri de ayakta tutma hususunda, sık sık âlimlerle müşavere et; hikmet sahipleriyle konuş.
b) Halkın Kusurlarını Ört: Evet, sen halkının kusurlarını, kabahatlerini gücün yettiği ölçüde ört ki, Allah (c.c.) da senin, tebaandan gizli kalmasını istediğin şeyleri örtsün. İnsanlar hakkında bütün kin düğümlerini çöz Seni intikama doğru sürükleyecek iplerin hepsini kes. Şunu, bunu çekiştirenlerin sözüne sakın çarçabuk inanma. Çünkü gammaz ne kadar saf görünse de yine entrikacıdır hilekârdır sahtekârdır.
c) Adaletli Ol: Sonra adaleti tam tatbik et. Nefsin hakkında, sana yakınlığı olanlar hakkında, tebaan arasında kendilerine meyil beslediğin hakkında, Allah'a ve Allah'ın kullarına karşı adaletten katiyen ayrılma. Şayet böyle yapmazsan, zulmetmiş olursun. Hâlbuki Allah'ın kullarına zulmedenlerin, kullar adına davâcısı Allah'tır. İşlerin içinden öylesini seçmelisin ki, hak konusunda en iyisi, adâlet bakımından da en yaygını olsun sana Hakkın ve halkın rızasını en çok çeksin. Valiler için de, memlekette adâletin kurulmasından, halkın kendisine saygı göstermesinden başka, büyük bir teselli ve mutluluk kaynağı yoktur. Hem sakın insanın iyisi ile kötüsü arasında eşitlik gözeteyim deme. Zira bu eşitlik, iyileri iyilikten soğutur, kötüleri de kötülüğe yaklaştırır. Hem şunu da bilmiş ol ki, valinin halkına güzel zan beslemesini en çok sağlayan onlara iyilikte bulunması ve yüklerini hafifletmesidir.
2) Kimler Müşavir Olabilir: Sakın ne seni yoksulluk ihtimaliyle korkutarak kereminden çevirecek cimriyi, ne büyük işlere karşı azmini gevşetecek korkağı, ne de hiddete saparak sana ihtirası iyi gösterecek haris kişiyi, istişare (danışma) heyetine alma. Doğru olan adamları ve Allah'tan korkan kimseleri kendine sırdaş ittihaz et. Sadık ve kanaatkar adamları meclisine al. Böyle kimseler öyle olmalıdır ki, sana acı gerçekleri herkesten ziyade söylesinler ve şayet Allah'ın yapılmasına razı olmadığı bir harekette bulunmak istersen, sana yağcılığa kalkışıp, teşvik etmesinler, aksine seni düzeltsinler. III. DÜŞMANLARINA ve DİĞERLERİNE KARŞI DAVRANIŞ: Düşmanın tarafından sana teklif olunan barış Allah'ın rızasına muvafık ise katiyen reddetme. Fakat barıştan sonra düşmandan çok sakın. Belki seni gafil avlamak için sana yaklaşmak istemiştir. O sebepten ihtiyatlı ol. Şayet aranızda bir sözleşme veya taahhüt varsa, sözleşmeye uy ve ahdini yerine getir. Sakın verdiğin sözden geri dönme, düşmanını aldatma. Sonra haksız yere kan akıtmaktan son derece sakın. Çünkü haksız yere kan dökmek gibi, felakete sebep olan, bunun kadar mesuliyeti büyük ve nimetin yok olmasına, devletin batmasına sebep olan başka şey yoktur.
1) Memurlar ve Yardımcılar: Amillere yani zekât ve vergi toplayan memurlara dikkat edip, kendilerini öyle iş başına getir. Bir de bu iş için, iyiliğiyle maruf ailelerden yetişmiş, tecrübeli, hayâ sahibi, İslâm'a hizmeti geçmiş adamları araştır. Geçimlerini de geniş bir şekilde temin et. Ayrıca yaptıkları işleri de takip et.
Sonra kâtiplerine de çok dikkat et. Bilhassa sırlarını tevdi edeceğin mektuplarını öyle kimselere yazdır ki, huyu temiz ve ahlâkı düzgün olsun. Kendisine verilen işler bakımından ne mevkide olduğundan habersiz de bulunmasın. Zira kendi değerini bilmeyen başkanınkini hiç bilemez. 2) Halk Tabakaları: Hem malûmun olsun ki, halk kısım kısımdır. Bunlardan birinin iyiliği, diğerinin iyiliğine bağlıdır ve hiçbiri de diğeri olmadan edemez. Bunlardan bir kısmı Allah yolunda askerlik yapanlar, bir kısmı âmmenin yazı işlerini yapanlar, bir kısmı adâlet dağıtmaya memur hâkimler, bir kısmı merhamet ve insafla işleri yönetecek olan valiler, bir kısmı ticaret ve sanat sahipleri ve fakirlik ve ihtiyaç içinde olanlardır. a) Askerler: Askerler, Allah'ın izniyle halkın kaleleri, valilerin şerefi, dinin izzeti, asayişin vasıtalarıdır. Askerlerin düzeni de kendilerine ayrılan paya bağlıdır. Sonra askerlerin başına öyle birini geçir ki, Allah'a ve Resulüne ve imamına karşı son derece itaatkâr, kalbi temiz ve aklı başında olsun. Askerlerin işini gözet. Sakın birinin iyiliğini başkasının hizmetiyle beraber zikretme.
b) Ticaret ve San'at Erbabı: Bunların hepsine karşı iyi muamele et ve başkalarının da onlara iyi muamele etmesini sağla. Çünkü bunlar, memleketin hayrına vesile olurlar ve faydalı işlerde bulunurlar. Ancak gerek kendilerinin gerekse memleketin diğer sahalarındaki işlerini de takip et.
c) Fakir ve Zayıflar: Çaresizler, fakirler ve felakete uğramışlar hakkında Allah'tan çok korkmalısın. Cümlesinin hakkını gözetmek, sana düşen bir vazifedir. Sırf bunlar için Allah'tan korkan ve alçak gönüllü birisini görevlendir. Her birinin hakkını vermeye son derece dikkat et. Kendileriyle meşgul olacağın bir zaman ve yer ayır. Kendilerine hırçınlık etme ve büyüklük gösterme. Verdiğini güler yüzle ve gönül hoşnutluğu ile ver. Vermediğin takdirde de özür dile.
3) Vergilerin Toplanması: Vergi işini, vergi verenlerin iyiliğiyle birlikte takip et. Çünkü verginin ıslahıyla, vergi verenlerin iyiliği içinde, başkalarının da iyiliği dâhildir. Vergiler ancak halka hizmet için toplanır.
4) Yakın Adamlarına Karşı Davranış: Vali için hassa takımı, yani yakın adamları kadar iyi günlerde yükü ağır basan, kara günlerde yardımı az dokunan başka insanlar yoktur. Halbuki İslâm'ın esası, Müslüman’ın ölçüsü; efkârı umumiye olduğu gibi, düşmana karşı durulacak ve karşı konulacak bir silah varsa, bu da ancak odur. Onun için samimiyetin, meylin daima efkârı umûmiyeye müteveccih olsun. Valinin hususi yakınları vardır ki; bunların iltiması, halka tecavüzü ve işlemlerde insafsızlığı görülür. Sen onların zararını böyle durumları meydana getiren sebepleri ortadan kaldırmak suretiyle yok etYakınlarından hiçbirisine katiyen toprak verme ve bunlardan hiçbiri de katiyen senden cesaret alıp zararlı iş yapmaya kalkışmasınlar. Artık Cenabı Allah'ın rahmetinden dilerim ki, Rızayı İlâhîsi vechi ile kulları arasında güzel, hayırlı eserler bırakmak için gücümüz yettiği kadar çalışmaya, seni de beni de muvaffak etsin. Hakkımızdaki nimeti tamamlayıp saadetle, şahadetle can vermeyi nasip etsin. (Âmin.)
Yanlız Kayıtlı Kullanıcılar Yorum Yazabilir.
Powered by AkoComment 2.0! |
||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
çevirdin 


